6.5. Tarih, Kültür ve Medeniyetimiz Işığında Günümüzdeki Olayları Yorumlama

İki Yüzyıllık Yol Ayrımı: Modernleşme, Kimlik ve Devletin Yeniden İnşası

Günümüz Türkiye’sinin siyasi ve toplumsal yapısını şekillendiren en temel dinamikler, Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla radikal bir boyut kazanan modernleşme sürecinden alır.

  • Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Miras Kalan Gerilimler: “Denge Siyaseti” ve Batılılaşma: 18. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu, askeri alanda Batılı güçler karşısında yaşadığı yenilgiler ve toprak kayıpları neticesinde ciddi bir zayıflama sürecine girmiştir. İmparatorluk, varlığını sürdürebilmek için Avrupalı büyük güçlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından faydalanarak hassas bir “denge siyaseti” izlemek zorunda kalmıştır.
    • Bu dışsal baskı ve içsel zafiyet, Osmanlı yönetici elitini devleti kurtarmak için köklü reformlar yapmaya itmiştir. Başlangıçta askeri alanda başlayan reformlar, zamanla kaçınılmaz olarak idari, hukuki ve toplumsal alanlara yayılmıştır. 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı, modern bir devlet yapısının temellerini atmıştır.
    • Bu modernleşme/Batılılaşma süreci, Osmanlı toplumunda derin ve kalıcı gerilimler yaratmıştır. Reformlar “tepeden inmeci” bir yöntemle hayata geçirilmiş, bu da reformları uygulayan “merkez” ile bu reformlara şüpheyle yaklaşan “çevre” arasında bir yarılma yaratmıştır. Batılı kurumların ithal edilmesi, devletin geleneksel meşruiyet kaynakları olan Şeriat ve örfi hukuk ile çatışmış, devletin ve toplumun ruhunda bir “ikilik” yaratmıştır.
  • Ulus-Devletin İnşası: Laikleşme ve Türklük Projesi: Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kuruluşu, Osmanlı modernleşme projesinde bir sürekliliği temsil etse de, aynı zamanda hedefleri ve yöntemleri açısından radikal bir kopuşu ifade eder. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, enkazın üzerinde homojen, laik ve Batılı bir ulus-devlet inşa etmeyi hedeflemiştir.
    • Laikleşme Projesi: Cumhuriyet’in kurucu eliti, geri kalmışlığın temel nedeni olarak dinin siyaset, hukuk ve eğitim üzerindeki etkisini görmüştür. Halifeliğin kaldırılması, tüm eğitim kurumlarının devlete bağlanarak medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şer’i hukukun tasfiyesi ve Harf Devrimi gibi devrimler hayata geçirilmiştir. Nihayetinde 1937’de laiklik ilkesinin anayasaya girmesiyle bu süreç kurumsal olarak tamamlanmıştır.
    • Kimlik İnşası ve Türklük Projesi: Cumhuriyet’in ikinci temel projesi, Osmanlı’nın çok dinli ve çok etnikli “millet sistemi”ne dayalı tebaa anlayışından, “Türklük” temelinde birleşmiş homojen bir ulusun “vatandaş”ını yaratmaktı. 1924 Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” olarak tanımlamış, ancak pratikte kültürel bir homojenleştirme projesini beraberinde getirmiştir.
  • Günümüzdeki Yankılar: Tarihsel Kutuplaşmanın Modern Siyasete Etkisi: Osmanlı’nın son döneminde başlayan ve Cumhuriyet ile radikalleşen modernleşme sürecinin yarattığı fay hatları, günümüz Türkiye siyasetinin temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Bu süreçte ortaya çıkan “merkez-çevre” ayrımı, modern Türk siyasetinin anahtar kavramlarından biri haline gelmiştir.
    • Günümüzdeki siyasi kutuplaşma, büyük ölçüde bu tarihsel yarılmanın bir devamı niteliğindedir. Siyasi partiler ve ideolojiler, bu merkez-çevre çatışmasının farklı taraflarında konumlanarak kimliklerini inşa ederler. Siyasi tartışmalar, rasyonel politika zemininden çıkarak, kimlikler, semboller ve yaşam tarzları üzerinden yürütülmesine neden olmaktadır.
    • Türkiye’nin modernleşme süreci, Batı’nın emperyalist emellerine karşı devleti koruma ve güçlendirme amacıyla başlamış, ancak bunu yaparken devleti ve toplumu Batılı kurumlar, yasalar ve değerlerle dönüştürmüştür. Bu durum, Türk kolektif kimliğinde ve siyasetinde kalıcı bir “ikilik” (duality) yaratmıştır: Bir yanda, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma hedefiyle Batı’nın bir parçası olma arzusu; diğer yanda ise Batı’ya karşı duyulan tarihsel bir güvensizlik ve kimlik kaybı endişesi.

Günümüz Siyaset Sahnesi: İç ve Dış Dinamiklerin Tarihsel Perspektiften Analizi

  • Türk Dış Politikasında “Stratejik Otonomi”: Yeni Osmanlıcılık mı, Denge Siyaseti mi?: 21. yüzyılın üçüncü on yılında Türk dış politikası, değişen küresel güç dengeleri içerisinde kendine yeni bir rol biçme arayışıyla karakterize olmaktadır. Bu arayışın merkezinde, “stratejik otonomi” kavramı yer almaktadır. Stratejik otonomi, Türkiye’nin geleneksel ittifaklarına bağlı kalırken, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda bağımsız hareket etme, farklı güç merkezleriyle pragmatik ilişkiler kurma ve kendi etki alanını genişletme kapasitesini ifade eder.
    • Bu politika, birçok yönden 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını sürdürmek için izlediği “denge siyaseti”nin modern bir yankısı olarak okunabilir. Tıpkı o dönemde olduğu gibi, bugün de Türkiye, büyük güçler arasındaki rekabetten faydalanarak kendine bir manevra alanı yaratmaya çalışmaktadır.
    • Ancak günümüzdeki stratejik otonomi arayışı, sadece bir beka refleksinden ibaret değildir. Türkiye, artık pasif bir denge unsuru değil, kendi bölgesinde oyun kurucu bir “orta güç” (middle power) olma iddiasındadır. Dış politika, aynı zamanda iç politikada milliyetçi ve muhafazakâr tabanı konsolide etmek için güçlü bir araç olarak kullanılmaktadır. Hükümet, dış politikadaki bağımsız ve iddialı duruşu, “yükselen Türkiye” anlatısının bir parçası olarak sunmaktadır. Tüm bu iddialı ve ideolojik söylemlere rağmen, Türk dış politikasının temelinde tarihsel “devlet aklı”nın pragmatizmi yatmaktadır.
  • İç Siyasette Süreklilik ve Değişim: Başkanlık Sistemi ve Kutuplaşmanın Yönetimi: 2024-2025 dönemi, Türkiye iç siyasetinde önemli dinamiklerin ve değişim sinyallerinin gözlemlendiği bir süreç olmuştur. Bu sürecin en belirleyici olayı, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde ana muhalefet partisi CHP’nin, uzun bir aradan sonra ülke genelinde birinci parti konumuna yükselmesidir. Bu sonuç, 2017 anayasa değişikliği ile geçilen Başkanlık Sistemi’nin sürdürülebilirliği ve meşruiyeti hakkındaki tartışmaları yeniden alevlendirmiştir.
    • Güncel siyasi rekabet, laik-muhafazakâr ayrımı, kimlik siyaseti ve milliyetçilik, ve tarihsel referansların sıkça kullanımı gibi tarihsel kutuplaşma eksenleri üzerinde devam etmektedir. Başkanlık sistemi, bu kutuplaşmış yapıyı yönetmek yerine, “kazanan her şeyi alır” mantığıyla onu daha da keskinleştirme potansiyeli taşımaktadır. Ancak 2024 yerel seçim sonuçları, seçmenin bu kutuplaşma siyasetinden yorulduğuna ve özellikle ekonomik sorunlar gibi somut meselelere odaklandığına dair işaretler de sunmaktadır.
  • Göç ve Entegrasyon Krizi: Balkanlardan Suriye’ye Tarihsel Bir Karşılaştırma: Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca bir göç ülkesi olmuştur. Ancak günümüzde karşı karşıya olunan ve yaklaşık 3.6 milyon Suriyeli mülteciyi içeren göç dalgası, hem ölçeği hem de niteliği itibarıyla Türkiye’nin tarihsel tecrübelerinden önemli farklılıklar göstermektedir.
    • Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Balkanlar, Kafkaslar ve Kırım gibi eski Osmanlı topraklarından gelen göçmenler, ulus-devlet inşa projesinin bir parçası olarak görülmüştür. Gelen göçmenler, homojen bir “Türk” ulusu yaratma hedefi doğrultusunda planlı bir şekilde Anadolu’nun farklı bölgelerine yerleştirilmiş ve hızla asimile edilerek vatandaşlık haklarına kavuşturulmuştur.
    • Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılında Türkiye, başlangıçta “açık kapı” politikası izlemiş ve gelen Suriyelilere “geçici koruma” statüsü vermiştir. Ancak savaşın uzaması ve mülteci sayısının milyonları bulması, bu geçici yaklaşımı sürdürülemez kılmıştır. Balkan göçmenlerinin aksine, Suriyeliler için uzun süre kalıcı bir entegrasyon stratejisi geliştirilmemiş, bu da onları hukuki, sosyal ve ekonomik bir belirsizlik içinde bırakmıştır.
    • Suriyeli mültecilerin büyük çoğunluğu, kayıt dışı ekonomide, genellikle düşük ücretlerle çalışmaktadır. Bu durum, özellikle emek-yoğun sektörlerde yerli işçiler için bir ücret baskısı yaratmış ve yerel halkla mülteciler arasında ekonomik temelli gerilimlere yol açmıştır. Toplumda artan yabancı karşıtlığı, sosyal uyum sorunları ve kamu hizmetlerindeki yük, günümüz Türkiye’sinin en önemli toplumsal sorunları arasında yer almaktadır.

Ekonomi-Politik Bir Bakış: Tarihsel Kurumlar ve Günümüzün Ekonomik Meseleleri

Türkiye’nin 2024-2025 döneminde yaşadığı ekonomik zorluklar, sadece güncel politika tercihleri veya küresel konjonktür ile açıklanamayacak kadar derin köklere sahiptir. Yüksek enflasyon, ekonomik adaletsizlik ve enerji güvenliği gibi temel meseleler, aynı zamanda Türkiye’nin tarihsel kurumlarının, zihniyet kalıplarının ve medeniyet kodlarının birer yansımasıdır.

  • Enflasyon ve Fiyat Kontrolü: Osmanlı Narh Sisteminden Günümüz Para Politikasına: Günümüz Türkiye ekonomisinin en kronik ve yakıcı sorunu, yüksek ve yapışkan enflasyondur. Enflasyonla mücadele kapsamında son dönemde ortodoks para politikalarına geçiş yapılmış olsa da, bu süreç siyasi ve toplumsal düzeyde ciddi tartışmalara ve sancılara neden olmaktadır.
    • Osmanlı Devleti, özellikle temel tüketim mallarında fiyat istikrarını sağlamak ve tüketiciyi aşırı fiyat artışlarından korumak amacıyla yüzyıllar boyunca “narh” sistemini uygulamıştır. Bu uygulama, İslam hukukunun kamu yararını gözetme ve karaborsacılık ile spekülasyonu yasaklama ilkelerine dayanıyordu. Devlet, piyasaya doğrudan müdahale ederek fiyatları kontrol altında tutmayı birincil görevi sayıyordu.
    • Bu tarihsel pratik, Türk siyasi kültüründe “devletin ekonomiye müdahale etme” geleneğini ve halk nezdinde de bu yönde bir beklentiyi kökleştirmiştir. Diğer yandan, Osmanlı maliye tarihinde, hazineye ek gelir sağlamak amacıyla paranın içindeki değerli maden oranının düşürülmesi (tağşiş) veya paranın ağırlığının azaltılması anlamına gelen “sikke tashihi” uygulamaları da mevcuttur. Bu ikili miras, günümüzde de para politikasının bağımsızlığı ve siyasi hedeflerle uyumu konusundaki tartışmaları besleyen tarihsel bir arka plan oluşturmaktadır.
  • Ekonomik Adaletsizlik ve Bölüşüm Sorunu: Ahilik ve Vakıf Ruhunun İzinde: Türkiye’nin 2024-2025’teki bir diğer önemli yapısal sorunu, artan ekonomik adaletsizlik, gelir dağılımındaki bozukluk ve yoksulluktur.
    • Ahilik Ruhu ve İş Ahlakı: Ahilik teşkilatı, ekonomik faaliyeti sadece bir kazanç kapısı olarak değil, aynı zamanda bir ahlak ve hizmet alanı olarak görmüştür. “Hak ettiğinden fazlasını istememek”, “hileli ve kalitesiz mal üretmemek”, “müşteriyi aldatmamak” gibi ilkeler, sistemin temelini oluşturuyordu. Ahilikteki “Orta Sandığı” gibi sosyal dayanışma mekanizmaları, üyeler arasında bir güvenlik ağı oluşturarak zayıf olanı koruyordu.
    • Vakıf Ruhu ve Bölüşüm Adaleti: Vakıf sistemi ise, servetin bölüşümüne yönelik tarihsel ve gönüllü bir çözüm modeli sunmuştur. Zengin bireylerin, servetlerinin bir kısmını karşılıksız olarak kamuya hizmetlere tahsis etmesi, servetin özel mülkiyetten toplumsal mülkiyete aktarılmasını sağlamıştır. Bu durum, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri doğal yollarla törpüleyen ve devletin sosyal yükünü hafifleten bir mekanizma işlevi görmüştür.
  • Geleceğe Yatırım: Enerji Stratejisi ve Yeşil Dönüşüm: Türkiye’nin 21. yüzyıldaki enerji stratejisi, tarihsel “devletin bekası” ve stratejik bağımsızlık arayışının modern bir tezahürü olarak okunabilir. Enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı bir ülke olan Türkiye için enerji arz güvenliğini sağlamak, kaynak ve güzergâh çeşitliliği yaratmak ve enerjide bölgesel bir ticaret merkezi olmak, ulusal güvenliğin ve ekonomik istikrarın temel unsurları olarak görülmektedir.
    • “Türkiye’nin Enerji Verimliliği 2030 Stratejisi ve II. Ulusal Enerji Verimliliği Eylem Planı” bu hedeflere ulaşmak için kapsamlı bir çerçeve sunmaktadır. Temel hedefler arasında; 2030 yılına kadar birincil enerji tüketiminde %16’lık bir azalma sağlamak, 100 milyon ton karbondioksit emisyonunu azaltmak ve GSYİH başına tüketilen enerji miktarını %15 düşürmek yer almaktadır.
    • Bu strateji, iki temel eksende ilerlemektedir: Verimlilik ve Tasarruf ile Yeşil Dönüşüm ve Yerli Kaynaklar. Türkiye, enerji sepetindeki yerli ve yenilenebilir kaynakların payını artırmayı hedeflemektedir. Nükleer enerjinin de enerji sepetine dahil edilmesi, bu kaynak çeşitlendirme stratejisinin bir diğer önemli ayağıdır.

Sonuç: Medeniyet Tasavvurunun Geleceği

Günümüz Türkiye’sini şekillendiren olaylar, derin tarihsel ve medeniyetsel köklere sahiptir. Türkiye’nin bugünkü siyasi, sosyal ve ekonomik manzarası, iki temel eksen arasındaki dinamik gerilim tarafından belirlenmektedir: Bir yanda, güçlü bir “devlet geleneği”; diğer yanda ise modernleşme sürecinin yarattığı derin “kimliksel fay hatları”. Bu durum hem zorluklar hem de fırsatlar barındırır.

Zorluklar:

  • Güçlü ve merkeziyetçi devlet geleneği, kriz anlarında veya beka tehdidi algılandığında, bireysel hak ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğünü ve sivil toplumu sınırlama riski taşımaktadır.
  • Modernleşme sürecinin yarattığı tarihsel kutuplaşma, toplumun farklı kesimleri arasında diyalog ve uzlaşı zeminini ortadan kaldırmakta, siyaseti bir kimlik mücadelesine indirgemektedir.

Fırsatlar:

  • Ahilik ve Vakıf gibi medeniyetin özgün kurumları, günümüzün vahşi kapitalizminin yarattığı ekonomik adaletsizlik, israf ve ahlaki erozyon gibi sorunlara karşı ilham verici modeller sunmaktadır.
  • Osmanlı’dan miras kalan “denge siyaseti” geleneği, günümüzün çok kutuplu ve belirsiz dünya düzeninde Türkiye’ye önemli bir jeopolitik esneklik ve manevra kabiliyeti sağlamaktadır.
  • Türk-İslam medeniyetinin temel değerleri olan adalet, liyakat ve istişare, modern devlet yönetiminin temel sorunları olan kayırmacılık, keyfilik ve şeffaflık eksikliğine karşı güçlü birer ahlaki ve kurumsal panzehir potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye’nin önüne koyduğu 2053 ve 2071 gibi uzun vadeli vizyonlar, sadece ekonomik büyüme, teknolojik ilerleme veya jeopolitik güç hedeflerinden ibaret değildir. Bu vizyonların gerçekleşmesi, her şeyden önce derin bir medeniyet tasavvuru ve bu tasavvur etrafında şekillenecek yeni bir toplumsal uzlaşıyı gerektirmektedir. Geleceğin Türkiye’sini inşa etmek, ne tarihin reddiyle ne de nostaljik bir taklidiyle mümkündür.

Çözüm, tarih ve medeniyetin derinlikli bir muhasebesini yaparak, oradan süzülen adalet, liyakat, istişare, dayanışma ve hizmet ahlakı gibi evrensel değerleri, 21. yüzyılın gerçekleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yorumlayıp hayata geçirmekte yatmaktadır.

6.5. Sesli Anlatım -Türkiye_nin_İki_Yüzyıllık_Fay_Hatları

6.5. Video Anlatım -Günümüz_Türkiye_si__Tarihte_Bir_Yolculuk

6.5. Slayt Sunum -Dünün_Mirası_Yarının_Mimarları


BİLSEK GENÇLİK KULÜBÜ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Daha Fazla Göster

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu

BİLSEK GENÇLİK KULÜBÜ sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin